“AKILIN İKİ HİKMETİ” « Manşet Mersin | Mersin Haber Sitesi

SON DAKİKA
Mersin Büyükşehir Belediyesi

KÜTÜPHANEYE ŞEHİDİN ADI VERİLDİ

KÜLTÜR SANAT, YEREL HABERLER

“AKILIN İKİ HİKMETİ”

Bu haber 11 Aralık 2020 - 17:56 'de eklendi ve 22 kez görüntülendi.

Elin ve dilin insanı

İnsan en nihayetinde el ve dildir. Bunlar aklın dışarıya uzantılarıdır. Elle maddi kültürü, dil ile de maddi olmayan kültürü yaratırız. Bu iki özelliğimiz bizi diğer varlıklardan ayırır. El başka bir yazının konusu bugün geçen haftadan devamla kelimeler ve dil üzerinde durmak istiyorum.

Dil ile bilir, dil ile konuşuruz, dil ile aktarır, dil ile yaratırız. Dikin yapı taşı ise kelimlerdir.. Kelimeler olmazsa dil, dil olmazsa tek başına akıl bir işe yaramaz. Dil aklın sesi, duygunun evidir.. Bir de vicdan var bizi sorumulu kılan. Herkes bir bakıma vicdanı kadar insandır.

Akıl, dil ve insan bir araya gelince yeni yaratımlar ortaya çıkar. Bunlardan biri dünyanın en büyük buluşu sayılması gereken kitaptır. Kitapları insanlara benzetirim ben. Sayfaları günlerimiz, bölümleri mevsimlerdir.. Ve kelimeler, harfler ve onların arasındaki esler. Saatler, dakikalar, saniyeler gibi.. Bence insanlar, bunları iyi kullananlar ve kullanmayanlar olarak ayrılır birbirinden. Bu aynı zamanda kişiliğin önemli bir özelliği olarak öne çıkar. Bir düşünün, kendini iyi ifade edenle etmeyen hiç bir olur mu?

“İnsaneke ihsaneke” demişler. Kelimeler insanın atı gibidir, onlara binenler istediği gibi şahlandırabilirler kendi hünerince. Lakin at binicisine göre kişner. Tıpkın atlar eşliğinde dörtnala giden arabalar gibi kitaplar da en değerli düşüncelerinizi yüklenirler, zamanı ve mekanı aşarak geçip giderler.. Uçsuz bucaksız bozkırda dortnala uçarak giden bir arabada, sol dudağında özgürlük ıslığı taşıyan bir süvari gibi.. Dolaysıyla insanla kavram, at ve bincisi gibidir, kullanma hüneriyle şahlana, yerine göre şekilden şekile girerek zamanın içinde dolaşabilen. Bu insana sadece insana mahsus bir özellik.

İnsanın farkı

Söylenceye göre Olimpos tanrısı Zeus, canlıları yaratırken işe hayvanlardan başlamış. Üstüne üstlük onlara müthiş fizyolojk yetenekler verince insanoğlu itiraz etmiş. Kartala kanat, ata hız, aslana pençe… Ya bize ne? “Hayvanlara bunca yetenek verirken, bana bir şey vermedin! Beni hayvanların yanında adeta çırılçıplak bıraktın.”, diyerek Tanrı Zeus’a diklenmiş. Bunun üzerine Zeus; “Yanlış düşünüyorsun ey insanoğlu!” demiş. “Ben sana Tanrılar katında da, canlılar arasında da, seni üstün kılacak birşey verdim. Hem doğaya, hem kendine egemen olabilecek bir şey.” “Nedir?” diye sormuş insanoğlu:, “Kelime yaratma gücü” demiş Zeus. “Seni, onların gücü ve büyüsü ile donattım.. Üstelik onlardan düşünce üretebilirsin, sadace sana mahsus olan bu özelliğinle..”

Demek ki insanoğlunun elindeki en büyük sihir kelimelerdir. Kelimelerle yapılan hünerler; dil ve düşünme yeteneği.. El ile maddi kültür öğelerini yaratırız. El aklın dışarıya uzantısıdır demiştim.. Bir de dil var, en az onun kadar önemli olan. Dil ise maddi olmayan kültür öğelerini yaratır. Konuşmayı, dini, felsefeyi, bilimi, edebiyatı, masalı, hikayeyi onunla yapar onunla yaşarız.. Üstelik de onunla sadece konuşmayız, onunla hatırlar, onunla aktarırız. Onunla uygarlık(lar) yaratır, ya da yıkarız. Hep düşünmüşümdür, sözgelimi tavuklar neden bir uygarlık yaratmamaışlardır, diye. Çünkü civcivlere hikayelerini anlatamazlar da ondan.

Aslanın kükremesi ormandaki kurdu kuşu ürkütebilir ama bunu saklayıp aktaramadığı için bin yıldır kükremenin üstüne bişey ekleyememiş, yeni bir şey koyamamıştır. Ya insan, insan öyle mi? Mağaradan çıkıp geldiği yere bir bakın.. İnsanın havsalası almıyor. Neyin sayesinde.. Sadece ve sadece kavram üretmenin, saklamanın ve onu aktarmanın sayesinde.. O yüzdendir ki rahatlıkla denebilir ki, dil, insanı insan yapan temel unsurdur ve insan son tahilide dil’dir. Kelimelerin yapı taşının oluşturduğu dil.

Bir kişiyi diğerinden ayıran tek şey de onun elini ve dilini nasıl kullandığıyla ilgiliidir. Bu da bizi “kişi”ye götürür. Demek ki kişinin özelliği, onun diğer kişilere göre ne kadar veya ne biçimde kavrama yeteneğine sahip olduğu ya da ne kadar/nice söz/kavram bilip bilmediğiyle ölçülür. Söz ve kavram bilgisini nasıl kullandığı, nasıl hayata geçirdiği ise başka önemli bir husustur insan evladı için. Boşuna, “İnsanı gösteren dilidir, konuş ki seni göreyim” denmemiştir.

Kişilik kumaşları

En nihayetinde kişilik kumaşlarımız dillerimizin tezgahlarında dokunur. Dil ile pekişir konuşma ve yazma edimi ile aktarılır. O yüzden dil bilinci gelişmeyenlerin düşünce evrenleri de sınırlıdır. Çünkü dil, düşüncenin evidir. Kelimeler dili, dil düşünceyi, düşünce de dünyaya nasıl baktığımızı belirler. Kelimeleri zayıf olanım evi yıkıl dönüktür, düşünce evreni sardır. Düşünce sistemini geliştirmek istiyorsan Öncelikle kelime hazneni genişleteceksin. O yüzden herkes aynı şeye baksa bile aynı şeyi görmez. Herkes dünyayı kendi bilinci kadar algılar. O yüzden herkes aynı kitaptan aynı hazzı alamaz. O yüzden herkesin iyisi, güzeli, doğrusu farklıdır. Çünkü kavram deposunun oluşturduğu dili ve dilin hüneri olan kavramlarının sayası, çeşidi, dilizilişi ve ondaki yansımaları (sentaksı ve semantiği) farklıldır. O da kişioğlunun doğuşundan itibaren şekillenir, ana dil olur.

Anadil

Anadil kişinin ana evidir, anayurdudur. Bir insanın gerçek anavatanı, ana dilidir. Albert Camus, “Ana dilimi korumak için, ana dilimin sınırlarında aydın olarak da, yazar olarak da nöbet tutarım.!” ilkesinden yola çıkarak, ana dilin önemini vurgular.

Peki nasıl oluyor da yazılı haline kavram, dile geldiğinde söz dediğimiz ardarda yazıldığında cümle, metin, roman, deneme, yazı, şiir dediğimiz şey bu kadar güçlü ve etkili olabiliyor. Biiliyoruz ki insanoğlunun bu hüneri olmasaydı hala mağaralarda ve ağaç kovuklarında salyangoz topluyor olurdu.

Şöyle denebilir; bu sorunun çetrefil varyantından çıkmak için; bizim dışımızda bir dünya, bir realite var, bu realitenin kelimeler yoluyla kavranabileceğini, kavramanın değerli bir iş olduğunu biliriz buna iananırız. İşte bu dışımızdaki realiteyi anlama, açıklama çabasına bilim diyoruz. Bilimi ise kelimelerle/kavramlarla yapıyoruz, açıklama işini de. Ne kadar çok berrak ve net bilirsek o kadar çok iyi kavrar ve o kadar çok güzel açıklarız. Her nesnenin, olayın, olgunun bir adı var demiştim. Zzaman ve mekanda var olan bu şeylere bu adları biz koyuyoruz… zaman ve mekana göre değişseler bile.

Eğer bir nesnenin ya da olgunun adı yoksa ne olurdu, kanımca kör olurdu. Kör olduğunda ise bir şey görmez, yol alamaz, ilerleyemezdi. Yok eğer adı var fakat o adın tekebül ettiği bir nesne yoksa (yani kavramın dünyada karşılığı yoksa) o zaman da o kavram boş olurdu. İşte bu yüzden olacak ki ünlü filozof Kant “kavramsız görüler kör, görüsüz kavramlar boştur’’ der. Burada önemli olan kavramın var olması ve o kavramın evrende tekabül ettiği bir karşılığının olmasıdır. Ancak o zaman işgörüsü olur..

Bilim insanının farkı

Gelelim bu işin başka bir noktasına: Platon bilme derecesini kavram bilgisiyle açıklar. Ppeki bilim insanını diğerinden ayıran şey nedir o vakit? Sadece kendi dalının kavramlarını bilmesi mi? Hiç sanmıyorum. Eğer bir bilim insanı, bir fizikçi, kimyacı ya da bir mühendis sadece kendi dalının kavramlarını (dolayısıyla bilgisini) biliyorsa o zaman onu sanayi sitesinde kendi mesleğinin bilgisini bilen torna ustasından ayıracak şey nedir? Bilgilerinin fazlalığı mı? Tornacı da alanında fazla bilgiye sahip olabilir. Kavramlarının işgörüsünün derecesi mi? Tornacının da kavramlarının işgörüsü yüksek olabilir. Peki o da değilse, bu da değilse ne ozaman?

Eğer bir bilim insanı kendi alanının kavram bilgisine sahipse ve diğer alanlarda eksikse ve üstüne düşeni yapmıyorsa, sanayideki torna ustasından bir farkı kalmaz. Çünkü her ikisi de kendi alanlarında belli bir kavram bilgisine sahiptirler. Bu bilm insanı için kafi değil. O halde ne? Gerçek bilim insanın etrafına ışık saçması, toplumu aydınlatması, zor zamanlarda yol göstermesi gerekir. Çünkü onun bir çok bakımdan sıradan insandan farklı olduğu varsayılır. Bu fark onun üstün bir varlık olmasından değil elbet, uzun zaman “bilme işi”yle uğraştığındandır. Yani o geniş bir alanda kavram bilgisine sahip olan (dünyada olan bitenden haberdar olan) kişidir. O zaman bilmenin hakkını vermesi lazım.

Eğer bunca zaman bu işe bunca emek verdiği halde bu bilgiye sahip olmamamışsa o taktirde zaten bulunduğu yeri haketmiyor demektir. Yok eğer bildiği halde korkup sorumluluğunu yerine getirmiyorsa bu daha kötü bir şeydir. Çünkü bilmek sorumluktur, sorumlulk paylaşmayı gerektirir, paylaşma ise müdahale etmeyi gerektirir. Bilmeyenin yapmaması pek kusurlu sayılmaz, ancak bilip de yapmıyorsa kişi kusur çok büyük demektir. Gerisi mi, gerisi lafı güzaftır. Sadece yorumlayan değil değiştirmek için çaba göstermenin erdemi de burda yatıyor zaten…

Ahmet Özer
Ahmet Özerahmetozer@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
mersin web tasarım
https://www.mansetmersin.com/wp-content/uploads/2021/04/250x300-scaled.jpg