“BİR AYDIN AKTÖR OLARAK KADİR İNANIR”i « Manşet Mersin | Mersin Haber Sitesi

SON DAKİKA
Mersin Büyükşehir Belediyesi

“BİR AYDIN AKTÖR OLARAK KADİR İNANIR”i

Bu haber 01 Temmuz 2021 - 22:15 'de eklendi ve 21 kez görüntülendi.

Sana düşman bana düşman

sevgilim, onlar vatana düşman…

Bir düzenden memnun olmama hakkı var her insanın, ancak sadece bu hakka sahip olmak yetmez, bu aynı zamanda bizi memnun olmadığımız düzeni değiştirmek için bir görevle görevli kılar.

Bu gidişattan memnun değilsek sadece yakınmak değil yapılması gereken, neyse onu yapmak gerekir aynı zamanda. Ancak bu tehlikelidir, çünkü sistemden beslenenleri ürkütebilir yapacağınız şeyler.

İşte bu noktada kişinin duruşu devreye girer; zaten fark yaratan da budur.

Kâinatta, büyük yaratıcıların, sanatçıların, romancıların, şairlerin, alimlerin sayısı biraz da bu yüzden sınırlıdır. Toplasan şaşarsın!

Aslında dönüp dönüp aynı kitapları okuyoruz, aynı şiirleri terennüm ediyor, aynı filmleri seyrediyor, aynı sesleri duyuyoruz.

Kuşaklar değiştikçe, zaman aktıkça bunlara yenileri ekleniyor ama zamanın eleği öyle insafsızdır ki o elek üstünde çok az kişi kalıyor.

Bütün marifet orada kalabilmekte. Ancak bunun için çaba gerek temiz bir vicdan gerek ve cesaret gerek. Özellikle zor dönemlerde buna çok ama çok ihtiyaç vardır.

Bu yazıda bu insanlardan biri olan Kadir İnanır‘ı bazı boyutları ile le alıp irdeleyeceğim.

Kadir İnanır 

Kadir İnanır benim gençliğimden beri filmlerini büyük bir heyecanla seyrettiğim, üniversitede öğretim üyesi iken şahsen tanımaktan büyük memnuniyet duyduğun, son yıllardaki dik duruşunu büyük bir takdirle ve onur duyarak izlediğim değerli bir kişidir.

Bu vesile ile bir aktör, bir aydın, cesur bir barış elçisi olarak üzerinde durmak istiyorum. Çünkü içinden geçtiğimiz bu çetin günlerde Kadir İnanır gibi değerlere büyük ihtiyaç vardır.

Kaynak Fotoğraf: pinterest

Düşünsenize korku ile zehirlenmiş bir iklimi soluyoruz. Yolsuzluklarla kirlenmiş bir süreçten geçiyoruz. Mafyozi ilişkilerle iç içe geçmiş, siyaset-devlet-medya-mafya düzeni pisliklerinin her gün bir yenisiyle ortalığa saçıldığı bir ortamdan geçiyoruz.

Hak, hukuk, adaletin hak getirdiği bir düzende yaşıyoruz.

İşte bütün bunlardan dolayı şiddetle bir değişime ihtiyaç vardır. Değişim için ise gerçeği konuşmaya ihtiyaç var, gerçeği dile getirmek için de cesur insanlara…

Kadir İnanır o cesur insanlardan biridir. İnsanların konuşmaya korktuğu en zor koşullarda bile sözünü esirgemeyen, gerçeği haykıran tavrıyla son yıllarda sanat dünyasından çıkmış bir figür olarak büyük taktir topluyor.

Toplumsal barıştan yana olan insanlar onun şahsında kendini görüyor; sesinde kendi sesini duyuyor. Bazı ırkçı ve milliyetçi saldırılara rağmen sesini kısmıyor, geri adım atmıyor.

“Pısma Bayram, korkma Bayram” diyordu Izrazca Ana.

O gün zorba haramilere ve hak gasp eden ağaya karşı pısmıyan “Yılanların Öcü”ndeki Kara Bayram’ın, bugün gerçek hayatta bunca çetin bir geçitten geçerken bile korkmadan gerçekleri dile getiriyor olması çok kıymetli.

Bu haykırış, sesleri kendi kesafetlerinden fazla çıkmakta olan bazı şoven kesimleri kızdırsa da gerçek budur ve eminim bu gerçek vicdan sahibi herkes için görünürdür.

Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır!

Yaşanan ölümleri, maruz kalınan zulümleri ortadan kaldırmak için Kadir İnanır’lara ihtiyaç var.

Suskunun paslı bir bıçak gibi insanların böğrüne saplandığı, korkunun zehirli bir sarmal gibi bütün toplumu sardığı bir dönemde konuştuğu için ihtiyaç var.

Kendine sanatçı diyen kimi şakşakçıların savaş çığırtkanlığı yaptığı bir dönemde cesurca barışı savunduğu için ihtiyaç var.

Nemalanmak için iktidarın her dediğini onaylayan hatta bununla yetinmeyip yanlışları yüksek perdeden alkışlayanlara inat ihtiyaç var.

Bunu sanat için yaptığını sananların ortalığı kapladığı bir dönemde yeri ve zamanı geldiğinde bu yanlışları eleştirdiği için ihtiyaç var.

Gerçek bir sanatçının, aydın bir duruşa sahip olabileceğini riskleri göze alarak gösterdiği için ihtiyaç var.
Çünkü sistemin tıkandığı, siyasetin kirlendiği ve iktidar kaymalarının imtiyazlı kişilerin lehine yaşandığı bir dönemden geçiyoruz.

Katı, bürokratik, merkeziyetçi bir yapı var. Bu yapı ne yazık ki çözümün değil çözülmesi geren sorunun bir parçası haline gelmiş durumda.

Bugün bütün sorunlar Ankara’da (sarayda) tespit ediliyor, bütün çözümler orada küçük bir klik tarafından üretilmeye çalışılıyor, bütün kaynaklar Ankara’da toplanıp dağıtılıyor.

Ankara artık 85 milyona ulaşmış ülkenin sorunlarının üstesinden gelemiyor. Bu elbise topluma dar geliyor, toplumu geriyor ve her tarafından dökülüyor.

Güvenlikçi politikalarda ısrar toplumsal barışı bozuyor. İnsanlar korkudan yüksek sesle itiraz edemiyor.

Üstelik ülkeyi uçuracak vaadiyle getirilen tek adama dayalı cumhurbaşkanlığı sitemi düzgün işlemiyor, halkın büyük bölümü bu gidişattan memnun değil.

Toplum değişim istiyor. Değişimin hızı, niteliği ve içeriğinin nasıl olacağı ise bize bağlı. O nedenle toplumun her kesiminin sürece katılması gerekiyor.

İşte bu noktada göz önünde olanların, toplumun etkilendiği kanaat önderlerinin, aydınların, sanatçıların aktörlerin öne çıkması, ses vermesi çok önemli.

Topluma mal olmuş bir insan olarak Kadir İnanır bunu yapan kişilerden biri. Bu yüzden de yaptıkları, söyledikleri, duruşu çok önemli.

Aktör İnanır

Kadir İnanır bana göre her şeyden önce işini çok iyi yapan üstün yetenekli bir aktör. Üstlendiği rolün hakkını veren, canlandırdığı karakterin içine giren ve o karakterle bütünleşip ona can veren, ona değer katan yetenekli bir sanatçı.

Şöyle ki, şahsen birçok aktörü ya da aktrisi izlerken oynadıkları karakterle bütünleşemediklerini hissediyorum. Örneğin rahmetli Tarık Akan’ı hangi rolde izlesem izleyeyim bana hep gene Tarık Akan olarak görünürdü.

Bunu aşmak için çaba serf ettiğim ve son yıllarında çok güzel filmlerde oynadığı halde onu izlediğim filmlerde hikâyenin içinde bir çeşit bilinç uyanıklığı yaşarım.

Oynadığı karakter kim olursa olsun ben sahnede hep Tarık Akan’ı görürüm.

Kadir İnanır öyle değil: Örneğin Tatar Ramazan‘ı izlediğimde sahnede gerçekten Tatar Ramazan’ı görürüm, ya da Katırcılar‘da kaçakçı Rüstem’i, Tomruk’ta Kürşat Çavuş’u, Amansız Yol‘da Hasan’ı, Selvi Boylum Al Yazmalım‘da Asya’ya aşık şoför İlyas’ı görürüm.

Aynı şekilde Utanç‘ta Kemal, Köprü‘de Ahmet, Med Cezir‘de Erol, Yürek Yarası‘nda Davut böyle karakterlerdir benim için.

Yüzlerce filmde oynamış aktör için bu liste uzatılabilir. Zaten bu özellikleri ile sinemada bir efsane olmuştur. Bu bakımdan sinemayı seven biri olarak benim favorim her zaman Kadir İnanır olmuştur.

Sinema çok önemli bir sanat dalıdır. Aslında sinema bütün sanatların toplamıdır, desek yanlış olmaz sanırım.

Ya da şöyle mi demeli: Sinema bütün sanat olanaklarını ve bütün sanatları bir arada kullanan muhteşem bir sanat şölenidir.

Sinemacı, kamerayı yazarın kalemini kullandığı gibi kullanır. Kamera, görsel bir yazılım aracıdır. Bu yüzden kamerayı, çağımızın en güçlü kalemi sayabiliriz.

Sinema yalnızca edebiyatı kullanmaz, resmi, müziği, ışığı, görüntüyü, yontuyu, tiyatroyu, operayı ve teknolojiyi de kullanır.

Hepsi bir arada iyi bir yönetmenin ve yetenekli aktörlerin elinde şaha kalkar. Bu yüzden sinema, bütün sanat dallarının modern bir bileşimidir.

Sinemada söz görüntünün uysal bir kızı olur çıkar. Çünkü o bir görüntü ve ışık dinidir. Bu yüzdendir ki, bir filmde ne kadar az konuşma olursa, film o kadar iyi sayılır. Değil mi ki güzel filmlerde hüngür hüngür ağlar ya da otuz iki dişimizle güleriz.

Eylemin kendisi konuşur burada ve sanatın bütün olanakları harekete geçer, hepsinin harmanında güzelleşir, sahneler peş peşe gelip geçer, böylece bütün duyulara hitap eder, insanı duygular depreşir, sel olup akar.

İşte o anlar sinemanın sihirli eli en ulaşılmaz derinliklerimize ulaşarak bu hasletlerimiz çekip ortaya çıkarır; o anlar en insan olduğumuz anlardır bizim için.

Okuldan çıkıp eve giderken mutlaka sinemaya uğrayıp camlara yapıştırılmış ya da posta direklerine asılmış olan afişlere bakardım.

Eğer sevdiğim aktörlerin filmleri gelmişse o akşam heyecanla sinemaya koşardım. Van’da lisede okurken Emek ve Şehir sinemaları da bu bakımdan benim mekanlarımdı.

Orada da aynı duyguları yaşardım. Lise ikinci sınıftayken devrimci duruşumdan dolayı Hakkâri’ye sürgün olmuştum.

Hakkâri’nin tek sinemasının müdavimi sürgünler olarak bizlerdik ve seyrettiğimiz filmler arasında İnanır hep özel bir yer tutardı benim için.

Hacettepe’de Üniversitede okurken, ODTÜ’de yüksek lisans yaparken sinema asla ihmal etmediğim bir etkinlikti. Bu etkinliğin içinde İnanır’ın yeri bambaşkaydı.

Sinema ah sinema…

Çocukluğumun edebiyatı, gençliğimin şiiri, olgunluk döneminin en güzel en anlamlı romanı…

Ve Rodrigo’nun pan flut konçertosu. Bu da sinemanın muhteşem  zenginliği…

Bu yolculukta Kadir İnanır hep benimleydi. Teşekkürler Kadir İnanır, teşekkürler sana…
Hele son yıllarda, olgun döneminde, mesajı olan, siyasal-toplumsal içerikli filmlerini büyük bir zevkle ve sosyolojik bir bilinçle izledim.

Kimi filmlerini (Yalınların Öcü, Selvi Boylum, Yürek Yarası, Katırcılar gibi) üniversitede derslerimde işledim. Şahsen güzel ve etkili bir filmi kitap ve ders kadar hatta bazen ondan daha önemserim ve öğrencilerime tavsiye ederim.

Çünkü iyi bir film, yukarıda söylediğim gibi, bütün sanatları ustaca bünyesinde birleştiren bir eserdir ve böyle eserlerden etkilenmemek, feyz alamamak mümkün değildir.

Hala bu alışkanlığım sürer, haftada mutlaka birkaç film izlerim. Sinemayı bize sevdirmede sevdiğimiz sanatçıların rolü büyüktür.

Bunlardan biri de benim için Kadir İnanır’dır ve Kadir inanır sadece bir aktör değil aynı zamanda toplumsal sorumluluklarını yerine getiren bir aydındır.

Aydın kimdir 

Marx, dünyayı sadece yorumlamak yetmez, esas olan onu değiştirmektir, der. Bunu filozoflar için söylemiş ama biz bütün toplumsal alanlara uyarlayabiliriz.

Fakat bu zordur, bunun için sadece okumuş olmak, aktör olmak, sanatçı olmak yetmez, aydın olmak da gerekir.

Peki, aydın kime denir, aydın kime karşı sorumludur, aydının ülke gerçeği karşısında tavrı nasıl olmalıdır?

Aydın olmanın ilk adımı onun akıl sahibi bir varlık olmasına dayanır kuşkusuz. Akıl bilgi üretmeye yarar. Demek ki ikinci adım, akıl sahibi kişinin bilgiye sahip olmasıdır.

Bilgi realiteyi anlamak ve açıklamak için gerekli olan bir araçtır. Realiteyi bilince çıkran varlık ona karşı sorumludur aynı zamanda.

O halde bilmek sorumlu olmayı gerektirir, sorumluluk ise yanlış giden bir şeyle karşısında müdahale etmeyi… İşte işin en riskli kısmı burasıdır.

Diyelim “kişi biliyor” ama müdahale etmiyor, o taktirde bu durumu nasıl değerlendireceğiz?

Burada hemen “aydın olmanın namusu” devreye girer. Aydın olmanın namusu bilmeyi yeterli görmez, müdahale etmeyi de görev sayar.

Müdahale aydın için bir etik sorunudur. Bu yanıyla aydın, entelektüelden, uzmandan, bürokrattan ve akademisyenden ayrılır.

Koşulları yerine getirdiği takdirde bir torna ustası aydın olabilir, koşulları yerine getirmediği takdirde bir üniversite profesörü bile aydın olamaz.

Demek ki akademik kariyer aydın olabilmek için yeterli bir koşul değildir. “Müdahale” gerekliliği soruna ister istemez toplumsal bir boyut katmaktadır.

Aydın, aklını ve enerjisini kullanırken, bencil davranmayan, kendisi dışındaki insanları ve toplumu da düşünen kişidir. Bu gereklilik aydın için son bir sınavı devreye sokar: Risk yüklenme. 

İşte bu yanıyla her zaman düzenin gazabına uğrar. Bu durumda aydın ile düzen arasında çatışma başlayacaktır.

Bu çatışmada o hiçbir zaman egemen güçlerin, düzeninin yanında yer almaz. Tersine düzene muhalefet eder. O nedenle güçlü güçsüz mücadelesinde; aydın, güçsüzlerin yanında yer almalı, kimsesizlerin kimsesi, sesi çıkmayanların sesi olmalıdır.

Bu durum ister istemez aydını risk altına sokacaktır. İşte aydın için asıl zor aşama budur. Yani bütün bu işleri yaparken aynı zamanda risk alabilen kişidir aydın.

Bir aydın olarak Kadir İnanır

İşte bu açıdan baktığımızda da Kadir İnanır, sorumluluklarının bilincinde bir aydın olarak karşımıza çıkar.

Her zaman sanatçı duyarlılığı ve topluma karşı görevlerinin bilincinde bir aydın duruşu göstermekte, elinden geleni yapmaya çalışmaktadır. Bu kıymetli bir şeydir.

Düşünsenize, Kürtçe bir şarkı yapacağım dediği için sanatçı geçinenlerin Ahmet Kaya gibi bir sanatçıya çatal bıçak fırlattığı, onu linç etmeye kalkıştıkları bir ülkede yaşıyoruz.

Futbol sahalarında, sporculara forma yerine üniforma giydirilen, “her Türk asker doğar” militarizmini yüceltip, sonra sözüm ona askeri darbelere karşıymış gibi görünen ve gösteri yapılan bir ülkede yaşıyoruz.

Kimse çıkıp da “kardeşim her kes asker doğmasın, arada bir bilim yapan, buluş yapan birileri de gelsin” demiyor. Hala Hitler hayranlığı ile yapılan marşların solculuk adına okunduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Nazım Hikmet‘i sürgüne yollayan, Yılmaz Güney gibi bir değeri yaban ellerde kanserden öldüren bir ülkede yaşıyoruz.

Ahmed Arif, Enver Gökçe gibi değerleri yoksulluk içinde ölüme mahkûm eden bir ülkede yaşıyoruz. Ruhi Su‘ya tedavi için bile pasaport vermeyen, Musa Anter‘i sokakta, Sabahattin Ali‘yi sınır boylarında öldürten bir devlette yaşıyoruz.

Şimdi de egemen olana biat eden, zulme karşı çıkması gerekirken tam tersine alkışlayan, ölüme karşı çakmak yerine ölümleri kutsayan, savaşı mahkûm etmek yerine teşvik eden, barıştan ödü kopan insanların yaşadığı ve üstelik bu nevi insanların kendine sanatçı dediği, kıymet gördüğü bir dönemden geçiyoruz.

Bu noktada gerçek sanatçının kıymeti büyük olmaz mu?

Bu durumda aydın duruşuna sahip sanatçı değerli olmaz mı?

Belki batıda olmaz, zaten sanatçı öyle olmak zorunda, ama Türkiye ise yaşadığınız yer o zaman işler değişir.

O zaman böyle bir dik duruş için yürek gerek, cesaret gerek. Çünkü böyle bir ülkede, böyle bir dönemde, böyle bir iktidarda böyle bir duruş pek risklidir, riskli olduğu için de kıymetlidir.

Risklerine rağmen böyle bir ortamda böyle bir duruş sergilemek sadece sanatçı sorumluluğunu değil aynı zamda aydın olmanın namusunu gösterir.

Bakın bu konuda ne diyor İnanır:

Sanatçıların ülkenin çağın gerisinde kalmış temel sorunlarını ortadan kaldırma ya da bu sorunlara karşı duyarlı olması tavrı; ürettikleri eserler kadar önemlidir. Sanatçı, sanat gücüyle, aydınlanmacı gücünü birlikte kullandığında, o ülkedeki insanlık bir sanat eseri güzelliğinde büyür, yüceleşir.

Turnusol

Şöyle ki; yaşanan onca acıya, kana ve gözyaşına rağmen, “aydın” geçinen birçok insan genellikle susmayı tercih ediyor.

Neden? Çünkü korkuyorlar. Belki de haklıdırlar kendi açılarından, başlarına bir iş gelsin istemiyorlar, o nedenle bizim kimseden hapishane ve ölüm pahasına bir şey istemeye hakkımız olmayabilir.

Ama o zaman düzen nasıl değişecek?  

İşte bu noktada gerçek aydın tavrı suç ve suçlular karşısında susmak değil, Emile Zola‘nın (1840-1902) bir asır önce gösterdiği gibi, suçluları koruyan ve suçları örtbas edenleri, çocuklarımızın daha güzel bir dünyada yaşamaları için sizi “İtham Ediyorum” diyerek ayağa kalkmaktır.

Bu bakımdan Kürt sorunu aydın tavrı açısından adeta turnusol kâğıdı işlevini görüyor.

Bunca faili meçhul cinayet işlendi, bunca köy boşaltıldı, bunca zülüm işkence oldu “ben aydınım” diyen kimin sesi çıktı?

İşte turnusol kâğıdı bu.

Aydın olmak sadece sözde olabilecek bir şey değil, aynı zamanda pratikte de gösterilmesi gereken bir şeydir.

Kişi akıl sahibi olabilir, bilgi üretebilir; bu özelliği ile akademisyen, memur bilim insanı, entelektüel, uzman, diploma sahibi, bürokrat olabilir ama aydın olamaz.

Binlerce insan öldürülürken, hapse atılırken aydın, hiçbir şey olmammış gibi davranabilir mi?

Davranırsa aydın olabilir mi?

Birçok konuda söz söyleyenler iş bu noktaya geldiğinde ya susuyor ya da tercih çarpıtmasında bulunuyor.

İşte Kadir İnanır bunu yapmayan nadir sanatçılardan biridir. Bu tavrı onu örnek alınması gereken aydın kategorisine yükseltiyor.

Dünya dilleri arasındaki kelimeleri yarıştırsınlar, birinciliği BARIŞ’a verirler diyen İnanır; şunu söylüyor:

Ben 46 yıl sürdürdüğüm sanatçı yaşamım boyunca hep bu düşünceleri öne sürdüm, savundum. Ülkenin geri kalmışlığının tarihini, aydınlık sayfalara taşımak için mücadele ettim.

Kürt meselesi

Kürt sorunu aydın duruşu için gerçekten bir ayraç işlevini görüyor. Fakat ne ki Türkiye’deki Kürt sorununda süreç içinde bir Türk sorunu oluşmuş.

Öncelikle tarihsel olarak bir ret ve inkâr var. İkinci olarak müthiş bir asimilasyon süreci yaşanmış. Üçüncü olarak eğitim kurumları yoluyla kim olursa olsun sonuçta Türk ve Müslüman bir tip oluşturulmaya çalışılmış.

Nihayet siyaset kurumlarının milliyetçi propagandaları ve ona hizmet eden medyanın çarpıtmaları sonucu bir ırkçılık gelişmiş.

Neticeden Kürtlerin öteki görüldüğü, kendi kimliği ile önemli görevlere gelemediği hatta yer yer saldırgan tutumlara muhatap olduğu bir iklim söz konusu.

Bu iklim AKP‘nin MHP ile koalisyon yapması ile daha da boyutlandı. 40 yıldır süren çatışma ortamı da karşılıklı ötekileştirmeleri beslendi, boyutlandı maalesef.

İki toplum arasında iyice bir güven bunalımı ortaya çıktı. Bu konularda konuşanları günah keçisi ilan ediyorlar. Onlar her haltı işlesin ama kimse sesini çıkarmasın istiyorlar.

Batıda yaşayan Türk halkının bu propagandalardan etkilenmemesi mümkün değil. Önemli bir bölümü bu yalan ve yanlış propagandalara kanarak, bunun sonucunda Kürtleri bölücü olarak görmeye başlamıştır.

Bu durum başkalarını bölücülükle itham edenlerin bölücülükleri sonucu birliğe değil bölünmeye hizmet etmektedir. İşte bu noktada aydın duruşa sahip olan sanatçıları, bilim insanları büyük önem taşıyor.

Kadir İnanır bu çetin koşullarda Kürtlerin ötekileştirilmesi yanlışına gür sesle itiraz eden, her fırsatta barışı dile getiren, eşitliğe dikkat çeken bir sanatçı olarak ırkçı ve milliyetçi kesimlerin şimşeklerini üstüne çekmiş, tehlike pahasına geri adım atmamış nadir kişilerden biri olmuştur.

Kafatası milliyetçiliği ve karanlık kafa yobazlığı neden savunuluyor? Barış diye bağırmaktan başka çaremiz yok; yaşasın halkların kardeşliği!

Böyle diyor İnanır ısrarla ve buna karşı çıkan zavallılara rağmen barış için çalışmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğini yüksek sesle dile getiriyor.

İşte bu koşullarda ihtiyaç duyulan aydın tavrı budur.  Bu bakımdan İnanır’ın duruşu çok kıymetlidir.

Herkesin korkudan sustuğu bir dönemde toplum tarafından tanınan ünlü birinin yüksek sesle gerçeği haykırması elbette önemlidir.

Bu gerçek aydın tavrıdır. Çünkü aydın risk alma pahasına doğruları haykıran kişidir.

Bu nedenle egemenlerle her zaman başı derttedir. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Ve lakin tarihin çarkını hep bu cesur insanlar döndürmüştür.

Vicdanın sesi

Otoriteye muhalefet etmek birileri tarafından görev olarak aydına verilmiş değildir. O vicdanın sesini dinleyerek doğrunun yolunda ödünsüz ilerler.

Bunu zaten yapmak zorundadır, yapmadığı taktirde aydın olamaz. Bu yüzden şimşekleri üstüne çeker. Ama bu böyledir diye susmaz geri adım atmaz.

Fransa’da Emile Zola 1894 yılında Yahudi Yüzbaşı Dreyfus davasında hükümetin ırkçı yaklaşımını mahkûm etmiş, “Sizi bu tavrınızdan ve tutumunuzdan dolayı mahkûm ediyorum” demiştir.

Bunu dediği için yargılanmış, sürgüne gitmiş ama geri adım atmamıştır. Ona bunu reva görenleri bugün kimse hatırlamıyor ama bütün dünya hala Zola’nın aydın duruşunu selamlamaya devam ediyor.

Nitekim Fransa devleti yüzyıl sonra Zola’ya reva görülen bu tutumdan dolayı ondan özür dilemiş ve Zola’nın bu tavrıyla aslında yüzyıl önce Fransa’nın namusunu kurtardığını ilan etmiştir.

Tarihin çarkı dönmeye devam ediyor, ne yazık ki benzer durumlar 21’inci yüzyılda hala yaşanıyor. Ama vicdan sahibi insanlar da doğruları riskler pahasına söylemeye devam ediyorlar, tıpkı Kadir İnanır gibi.

Aydın, aktör ve ülke gerçeği

Aydın ile ülke gerçeği hep çatışa gelen iki gerçek olmuştur. Özellikle bizim gibi çok kültürlü, çok dilli, çok dinli ülkelerde durum budur.

Bilginlerin, yazarların, sanatçıların bir bölümü, Barres’ın tespit ettiği gibi şöyle düşünüyorlar: “Ülkemiz yanlış yapsa da doğru olduğunu düşünmemiz gerekir” diyerek açık açık yanlıştan yana tavır takınıyorlar.

Hatta bazı “aydınlar” bununla da kalmayıp, kendi ülkeleriyle ilgili düşünce ve söz özgürlüğü taşıyanları “ulus haini” saymaktan geri durmuyorlar.

Bu durumun en çarpıcı yaşandığı ülkelerden biri de Türkiye’dir.  Ne ki sahte vatanseverlerin son sığınakları vatan hainlığıdır.

Vatan-memleket-Sakarya söylemleri altında vatanı satanlar gerçek aydınlara saldırarak hırsızlık ve yolsuzluklarını örtbas etmeye çalışıyorlar.

Beka diyerek, düşman diyerek aslında “cambaza bak” yapıyorlar, sonra her türlü suçu işliyor, amiyane tabiriyle “malı götürüyorlar”.

Son mafya devlet-siyaset- bürokrat ve medya kirli ilişkilerinde bunu ayan beyan gördük. Yıllardır beka diyenlerin, Kürt meselesinin barış demokrasi ve hukuk temelinde çözülmesini istemeyenlerin aslında kaygısını güttükleri ülkenin bekası olmayıp kendi çıkarları ve kişisel bekaları olduğunu bütün dünya âlem biliyor artık.

O halde hala neden susuluyor, hala neden suçlular açığa çıkarılmıyor, hala neden suç işleyenler işledikleri suçların cezasını çekmiyorlar.

Çekmiyorlar çünkü sistemden beslenenler sistemi değiştiremezler. Statükodan nemalananlar onu değiştirmek istemezler.

20’nci yüzyılda uygar Fransa’nın, asker havacıları ve paraşütçüleri Cezayirli yurtseverlere kan kusturup işkence ederlerken, Paris’te bir hukuk profesörü “Bağımsızlıklarını isteyen Cezayirlilere işkence eden böyle bir yönetim altında profesörlük cübbemi giymekten utanıyorum” diyerek cübbesini çıkarıp atmış, bir daha ders vermeyerek tek başına bir bilim insanı olarak tarih önünde ülkenin namusunu kurtarmıştır.

Kimi ülkelerde öyle dönemler olur ki bir profesör, bir sanatçı, bir yazar bütün bir ulusun onurunu tarih önünde tek başına yüceltebilir.

Zola gibi, Fransız profesör gibi, Sartre gibi. Sartre‘yi tutuklamak için De Gulle’den izin almaya çalışanlara De Gulle “Sartre Fransa’dır, Fransa tutuklanamaz” demiştir.

Çözüm süreci

Kadir İnanır çözüm sürecinde rol oynamıştı. Şimdi bazı kesimler bundan dolayı onu eleştiriyorlar. Eleştiri herkesin hakkı ama bu eleştiri kanımca haksız bir eleştiri.

Çünkü İnanır ve onun gibiler AKP’ye hizmet etmek için bu görevi kabul etmediler, barış için yaptılar, sorun çözülsün, ataşe su dökülsün diye yaptılar.

Nitekim İnsan Hakları başkanı, KESK başkanı HDP’nin şimdiki genel başkanı ve AKP’ye muhalif onlarca insan var bunların arasında.

Bunlar AKP’li mi, AKP için mi yaptılar? Hayır, ülkeye barış gelsin diye yaptılar. Eğer ülkeye barış gelecekse kan akmayacaksa her aydın elinden geleni yapmalıdır.

İnanır, onu eleştirenlere ve başarısını barış sürecine verdiği destekten dolayı hazmedemeyenlere dair şunları söylüyor:

Onları barışın ve insanlığın yüce değerleriyle baş başa bırakıyorum. Gün gelecek bu tavırlarından utanacaklar.

…Dünyanın çatışma bölgelerini dolaşıyorum. Barışa uzanan yollardaki çekilen çileleri, ölümleri yerinde izliyorum. Ülkemizdeki çatışma ortamı ortadan kalksın, kalıcı barışa dönüşsün diye durmadan koşturuyorum.

Hayatımın en güzel yıllarını bu dava uğruna yaşıyorum. Karşı çıkan zavallılara inat, sonuna kadar da bu mücadeleden vazgeçmeyeceğim.

Bu işin silahla, şiddetle çözülemeyeceği tarihsel arka plandan da bellidir ve sabittir. Buna rağmen hala silaha, güvenlik politikalarına başvuranların gayesi çözüm değildir.

Çünkü ne kadar çok ölüm ve öldürme olursa o kadar çok kopma ve düşmanlık artar, çözüm gücünü kaybeder. Bunu bilmemeleri mümkün mü?

O halde hala neden bu yolda ısrar ediliyor? Bu yol yol değil, bu yol çözümü getirmez. Çözümü ve barışı diyalog, empati, iyi niyet, samimiyet ve bölünme paranoyasından arınma getirir.

Aydınlar da doğaları gereği ve bu nedenle savaşa karşı, barıştan yanadır.

Savaş ve barış ikilemi

Savaş, insanın sadece biyolojik varlığını tahrip etmekle kalmaz, aynı zamanda onun moral yanını ve bu yanın oluşturduğu kültürel değerleri paramparça eder.

Yani insanı insan yapan değerleri ortadan kaldırır. Bu özelliğinden ötürü savaş çatışma en çok aydını vurur. Bu nedenlerle aydın savaşa karşıdır, barış yanlısıdır.

Bu da sadece boş lafla olmaz. Bunun içindir ki aydın kişi tıpkı Kadir İnanır gibi barış için elinden gelen her şeyi yapmalıdır.

Sonuç olarak;

Aydın; aklını ve enerjisini kullanarak çevresini anlarken, yanlış giden bir şey varsa müdahale eder; bu müdahale sürecinde bütün engellerin bilincinde olarak risk yüklenir.

Bu da aydının ayracının namusudur. Onlar hayatın anlamının para kazanmaktan daha derin olduğunu düşünürler, kapitalistler ise hayatın anlamının para kazanmak olduğunu düşünürler ve öyle davranırlar hep; bu yüzden aydınlar onlardan onlar da aydından hazzetmezler

Aydın yapısı gereği muhaliftir, sürüleşmiş kitlelere katılmaz, sorgular. Toplumu siyasi beyin yıkamalarına karşı uyarır. Kaçınılmaz olarak zorluklarla karşılaşır, ama yılmaz.

Bazen koca bir ülkeye karşı tek başınadır, Zola gibi, bildiği yoldan her şeyi göze alarak yürümeye devam eder, Kadir İnanır gibi.

Kadir İnanır’a barış yolculuğunda sağlıklı ve uzun ömürler diliyoruz. Yolun açık olsun sevgili İnanır, barış yoldaşın olsun hep…

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve mansetmersin.con editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Ahmet Özer
Ahmet Özerahmetozer@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
mersin web tasarım
https://www.mansetmersin.com/wp-content/uploads/2021/04/250x300-scaled.jpg