MEHMET UZUN’LA EDEBİYAT DERYASINA YOLCULUK « Manşet Mersin | Mersin Haber Sitesi

SON DAKİKA

MEHMET UZUN’LA EDEBİYAT DERYASINA YOLCULUK

Bu haber 31 Mayıs 2020 - 16:54 'de eklendi ve 23 kez görüntülendi.

Bu başlık yakın bir zamanda çıkacak olan kitabımın ismi. İşte o kitaptan bir pasaj:

“İnsanlık çok büyük aşklara tanıklık etmiştir, ama hiçbiri Kerem Aslı olamamıştır. Zalime çok başkaldıran olmuştur ama hiçbiri Spartaküs ya da Deniz Gezmiş değildir. Tarihte çok büyük söz söyleyen olmuştur ama kimse Hayyam, Nazım ya da Mevlana olamamıştır. Yeryüzüne düşen insanlar cürre cürredir. Bazılarının yaşadıkları yazılmaya değer, bazılarının ise yazdıkları okunmaya değerdir. Kiminin yaşamı destansıdır; kiminin hem söyledikleri hem de yaşadıkları böyledir. Hatta kiminin zülüm karşısındaki duruşu söylediklerinden daha görkemli, daha destansıdır.

Şiirde Nazım Hikmet böyledir mesela, Ahmed Arif de, Mayakovski de; romanda Yaşar Kemal böyledir mesela, Dostoyevski, Tolstoy, Balzac da; sinemada Yılmaz Güney, Kosta Gavras böyledir. Hepsi de insanca yaşamın yol gösterici imgeleri olmuşlardır. Bunlar yazarak, söyleyerek, yaparak ölümün elinden çok şey kurtaran adamlardır. Yaşamları kadar yazdıkları okunmaya, senaryoları kadar filmleri de seyretmeye değer insanlardır. Hem kendi yaşamlarının anlamı saklı bu metinlerde hem de okuyanın yaşamına anlam katmaktadırlar.

Bu kişiler geçip giderken bu darı dünyadan kuyruklu birer yıldız gibi arkalarında iz bırakan insanlardır. Öyle izler ki yıllarca kaybolmayacak, kendinden sonrakilere yol gösterecektir. Bu anlamda anıları gelecek yaşamlara ışık tutmaktadır.

İşte bu metinde anlatacağım Mehmed Uzun da bunlardan biridir. İğneyle kuyu kazar gibi ölmekte olan bir dilden dünya edebiyatına uzanan ölmez eserler bırakmıştır. Bırakmıştır ve geçip gitmiştir bu darı dünyadan. Ne yazık ki en yaratıcı döneminde kaybettik onu. Genç yaşta Onu kurtaramadığımız için üzgünüz. Ah Memed.. Ah..! Ölüm öleydin…”

Bu satırlar çok yakında yayınlanacak olan “MEHMET UZUNLA EDEBİYAT DERYASINA YOLCULUK” adlı kitabının önsözünden.

Mehmet Uzun’un ilginç bir yaşamı var; benim yaşamımla da çeşitli evrelerde kesişen. Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız ovalarının uzandığı toprakların bağrında, Karacadağ’ın serin yaylalarının eteklerinde, sert mizaçlı insanların yaşadığı Siverek’te, yirminci yüzyılın tam ortalarına denk gelen bir zamanda dünyaya geliyor Mehmed. Oradaki her genç gibi ilk okula başladığı gün Türkçe bilmediği için yedek subay ilkokul öğretmeninden yediği bir tokadı ömrü boyunca unutmuyor. “O tokattan nerdeyse yarım yüzyıl sonra dönüp geriye baktığımda, Ekelof’un şiirindeki gibi, o tokattın ruhuma, onlara başkaldırmam gerektiğini fısıldadığını daha iyi anlıyorum.”, diyor bir mülakatında. Bu tokat zamanla dünyasını değiştirecek ve onu kendi ana dilinde dünya çapında romanlar yazmaya götürecek serüvenin başlangıcı olacaktır.

Siverek’te daha lise öğrencisi iken duvara yazı yazdı diye tutuklanıyor, önce Diyarbakır sıkıyönetim hapishanesinde kalıyor, sonra da Mamak cezaevine sevk ediliyor. Sebebini şöyle açıklyor; “Hep bana kim olmam gerektiği söylendi, bana atfedilen özelliklerle kim olduğum hatırlatıldı. Hayatımın hiçbir evresinde bu sorulardan uzak, rahat bir nefes alarak, sadece o günü, o anı düşünerek yaşayamadım, buna müsaade edilmedi. Ben hep kim olmadığımı söylemek, bunu izah etmek zorunda kaldım. Kim olduğumu bana hatırlatanlar ve tembih edenler, o asık suratları, çelik disiplinleri ve demir pençeleriyle kim olmadığımı da ezik ruhuma kazıdılar hep, kim olduğum, kim olmadığımı da gizli gizli yavaşça fısıldadı hep.”

Hapis sürecini bir okul gibi değerlendiren Mehmet Uzun orada hem okuyor hem de dil öğretmenlerim dediği Musa Anter ile tanışıyor, dışarda konuşmak için yeterince fırsat bulamadığı kuzeni Ferit Uzun’la içeride dile dair uzun sohbetler yapıyor. Sonraki yıllarda etkilendiği bu üçlüye Necmettin Büyükkaya da katılacaktır. Ve ne gariptir ki bu üç yürekli insan, içinde devlet elinin olduğu organizasyonlarla sonradan teker teker öldürülüyorlar. (Necmettin, Mezra Botanın yakışıklı yiğit delikanlısı, Diyarbakir zindanlarında, oranın çağ dışı zebanileri tarafından, “senin gibi bir adamı şimdiye kadar nasıl sağ bırakmışlar” diyerek kalaslarla öldürüyorlar. Ferit’i kucağında iki yaşındaki kızı olduğu halde evinin önünde kurşunlayarak katletiyorlar. Seksenine merdiven dayamış Bilge Apè Musa’yı da, bizim düzenlediğimiz Kültür Frstivali için geldiği Diyarbakırda, içerden çıkarttıkları katilleri ile tuzağa düşürüp öldürdüler, o yaşta..Mehmet üçünün de ölümümden çok etkilenir.)

Aradan yıllar geçiyor hapisten çıkan Mehmed üniversite okumak için Ankara’nın yolunu tutuyor.

Ankara’da Yüksek Öğretmen Okulunda okurken bir derginin yazı işleri müdürlüğünden dolayı onlarca yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Sebep o derginin birkaç sayfasında kendi ana diliyle yazılar yazılması. Gene bir müddet hapis yatıp çıkıyor, ama davalar peş peşe devam ediyor. Artık Türkçeden çıkmam gerekir diye bir kara varıyor.

Cezası kesinleşmeden 23 Ağustos’ta, o çok sevdiği mangal yürekli dostu Necmettin Büyükkaya tarafından, bir gece yarısı huduttaki mayın tarlalarından geçirilerek Suriye’ye, ardından da İsveç’e geçiyor, kendi deyişi ile Welatè Xerîbîyè’ye sürgün oluyor.

Hep kaçan kovalanan, yasaklanan ötekileştirilen Mehmed kimdi? İşte kendi sesi ile kim olduğu: Ne yaparsam yapayım asla değişmeyen gerçeğim işte bu; kovalanması, yasaklanması, yargılanması, cezalandırılması ve yok edilmesi gereken biriyim. Yırtıcı bir atmacadan kurtulmaya çalışan bir serçe, tazıdan kaçan bir tavşan, leopardan kurtulması mümkün olmayan bir ceylan.”

Mehmet bir mezarlık olan sürgünde ah vah etmiyor, öyle yapsa çürüyüp gideceğini biliyor; bunun yerine okuyor, kendini eğitiyor, dünyayı geziyor, Paris’te, Stoklm’da üniversitelere devam ediyor, yeni baştan dil ve edebiyat öğreniyor ve kendini yeni baştan yaratmaya çalışıyor.

İsveç’te her şeye yeniden başlayan Mehmed Uzun kendi küllerinden kendini yeniden yaratıyor, tıpkı bir Zümrüdü Anka kuşu gibi. Kendi anadili olan Kürtçe ile dünyadaki 42 dile çevrilen 8 roman, onlarca deneme, anlatı yazıyor. Bu geceli gündüzlü yoğun çalışma temposuna ölüm meleği eşlik ediyor, sona doğru iyice yaklaşıp etrafında pervane olmaya başlıyor.

Mehmed, “Ölüm Meleği ile Randevu” adlı eserinde (s19) şöyle diyor. “Ölümsüz eserler yaratmak isteyenler, ölümü tamamıyla unutmak zorundadırlar. Zamanı alt edecek bir ölümsüzlük duygusuna sahip olmadan, insanlığın hizmetinde olabilecek ölümsüz eser yaratmak mümkün değil. Ölümsüzlük duygusu, evrensel yaratıcı düşünce ve eylemin ilk adımıdır.” Bu yüzdendir ki ölümsüz insan yoktur ama ölümsüz eşerler vardır ve o eserler yaratıcılarını hep yaşatırlar..

Ve Mehmed o yoğun çalışma temposundan sonra kansere yakalandı. İsveç ve Amerika’daki onkologlar altı ay ömrü var dediler ona. “Madem öleceğim beni memleketime götürün” dedi o da. Güzel karısı Zozan, güzeller güzeli kızı Zerya ve oğlu Alan ile birlikte alıp getirdiler onu Diyarbakır’a. Halk akın akın geldi ziyaretine kendi yazarının. Mehmed onlara verdiği sözü yerine getirmiş, yaralı dilleri ile eserler yaratmış, modern Kürt Edebiyatının öncüsü olarak dönüp tekrar kendi topraklarına halkının arasına gelmişti.

Sadece onlar da değil, Türkiden herkesimden dostları, arkadaşları akın akın geldiler yazarı görmeye. En başta da ona oğlum diyen Yaşar Kemal olmak üzere sanatçılar, yazarlar, gazeteciler…

Dengbejler hastahanenin önüne çadır kurup onun ruhuna ulaştırmak üzere stranlar söylediler, destanlar dile getirdiler. Mehmet Amerikalı ve Avrupalı doktorlara inat ölmedi, yaşadı. Van’a geldi, Sipan’ın eteğinde misafirimiz oldu, Siyabend ile Xece’ye dair söyleştik, tekrar buluşmak üzere kavilleştik.

Ne ki ölüm meleği artık çok yakınındaydı. Onun önerisi ile yazdığım Şehrivan adlı romanıma önsöz yazmak üzere metni kargoya verdim, daha roman yoldayken, Zozan “Memed öldü Ahmed abi” dedi. Mehmedi sevenler yasa boğuldu, şin şivan arşa yükseldi. Sürgünden, yabacı diyarlardan ata baba topraklarına dönen yazar ölmüştü ama ardında ölümsüz eserler bırakmıştı.

O zaman Ispartada Mehmed gibi ben de “iç sürgün” yaşıyordum, atlayıp gittim Diyarbakır’a. Diyarbakır Diyarbakır olalı böyle cenaze görmedi… Kimler yoktu ki..

Benim roman kahramanım Mehmed 11 Ekim 207 de öldü, onu kurtaramadık; geldi, yaşadı, yazdı, büyük bir iz bırakarak göçüp gitti bu darı dünyadan… Ben de onunla olan serüvenimi yazdım, bir aksilik olmazsa gelecek hafta kitap raflarda olacak.

Bir gün, ünlü Fransız romancı Honore de Balzac çalışma odasından çıkıp bahçede kendisini bekleyen arkadaşların yanına gelir. Ancak o ağır ağır yaklaşırken gördükleri yüz karşısında şaşkına döner arkadaşları. Ünlü romancı çok üzgündür. Arkadaşlarından biri; “Üstat neden böyle üzgünsün?” diye sorar. Balzac, “Romanımın kahramanı ölmek üzere”, diye cevap verir. Herkes şaşkınlık içinde birbirine bakar. “İyi de senin elinde, madem bu kadar üzüleceksin, öldürme adamı” deyince; ünlü yazar “Ne yapsam kurtaramıyorum” der..

Bizim kahramanımız Mehmed Uzun, uzun süre ölümle cebelleşti. Herkes elbirliği ile onu yaşatmak istedi. Ne yaptıysak kurtaramadık onu.. Bu dünyaya dair görkemli bir yürüyüşle en verimli çağında aramızdan ayrıldı, gitti. O gitti, ama anısı ve eserleri hala yaşıyor içimizde.

Peki, Mehmed kimdi, nerden gelmişti buralara ve nasıl gitti? Onunla yolum nasıl kesişti? Onun benim yaşamımda, edebiyata olan ilgimde rolü neydi? Bunları düşünürken bir de baktım ki onunla bir yolculuğa çıkmışım. Edebiyat deryasına bir yolcuk. Dile ilişkin bir yolculuk… Kendi kavlince, yeni bir üslupla. Gelin siz de katılın bize..
Bakalım nasıl yürümüşüz bu yolda..
Benle o.. Bir de siz.
Haydi gidelim…

Ahmet Özer
Ahmet Özerahmetozer@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
mersin web tasarım